“Hayal ve Hakikat, Türkiye’nin toplumsal ve
kültürel tarihini kadın sanatçıların çalışmaları üzerinden gündeme getirmeyi
amaçlayan bir sergi. Kadın sanatçıların Türkiye’nin sosyo-kültürel dinamikleriyle olan
hesaplaşmalarını ve özellikle çağdaş sanattaki öncü ve eleştirel pozisyonlarını
görünür kılmayı hedefliyor.” Bu sözler sergi baş küratörü Levent Çalıkoğlu’nun
Hayal ve Hakikat kitabındaki “Hayal ve Hakikat Türkiye’den Modern ve Çeğdaş
Kadın Sanatçılar” yazısından. 74 “kadın” sanatçının katılımıyla İstanbul Modern
açılmış olan sergi ismini bir kadın ve bir erkeğin birlikte yazdığı fakat
kadının adına yer verilmediği bir eserden alıyor. Adını aldığı eserin aksine
kendisi erkek sanatçıya yer vermiyor – belki böylelikle eserin kadın sanatçısı
Fatma Aliye’nin intikamını alıyorlardır yıllar sonra da olsa! Bir kadın olarak
kadın olmanın zorluklarını her an hissetsem de sanatçıyı – ya da herhangi başka
bir insanı!- kadın ya da erkek olarak ayırmak hiçbir şekilde doğru gelmiyor.
Özellikle böyle bir ayrım yaptıklarında erkeklere ateş püsküren kadınların
“pozitif ayrımcılık” adıyla aynı gettolaştırmayı kendilerinin yapmalarının
hiçbir tutarlı yanı yok. Bu bakımdan sergi maalesef eşit bir sergi değil –
ayrımcı bir sergi.
Bu durumun basında ses getirip dikkat
çekebileceğine böylelikle yeni fırsatlar ve sanatçılar için artılar
getirebileceğine inananlar var. Oysa ki yine aynı kitapta Ahu Antmen “Çağdaş
Sanat Öncülerinin Kimlikleri Neden Pembe?” adlı yazısında bu tür sanatın, çoğu
zaman “kadın” başlığı altında sergilendiğini fakat “kadın sorunu” ilgi çekici
bir konu olmaktan çıktığında güncelliğini yitirdiğini yazmış ve eklemiştir ;
“Batı’da 1960’lı ve 70’li yıllarda üretilen pek çok “kadın”işinin, toplumsal
bağlamda çok önemli bir ideolojik işlevi yerine getirmesine karşın sanatsal
olarak önemini yitirmiş olmasının nedeni budur.”
Buna karşılık sergi ziyaretçileriyle yaptığım kısa
sohbetlerde bir çoğunun sergideki eserlerin sanatsal yönünün kadınsal yönünden
ağır bastığına inandığını gözlemledim. Sorduğum kişilerin tamamının kadın
olduğunu göz önünde bulundurursak – nedense gittiğim gün sergide görevlilerden
başka erkek yoktu - buna pek de objektif bir yorum diyemeyiz elbette. Sergi ile
ilgili yaptığım araştırmalarda da gördüm ki kadın ziyaretçi sayısı oldukça
fazla. Hemen hepsi de sergiyi çok beğendikleri, bu tarz sergilerin çoğalmasını
dilediklerini söylediler. Bu belki bir çeşit ego tatmini – hemcinslerinin
yaptıkları eserlerle gurur duyup kendini avutan Türk kadını! Hemcinslerinden
yola çıkarak “istersem ben de yaparım” a bürünülmesi an meselesi!
Çok küçük bir ayrıntı var sanırım gözden
kaçırdıkları; katılan sanatçıların pek çoğu ya yurtdışında doğmuş büyümüş ya da
burda ilk eğitimlerini aldıktan sonra yurtdışına gitmiş ve şuan orada yaşıyor.
Ülkemin hala bu denli cesur bir sanat anlayışına hazır olmadığını fark edemiyor
ya da kimlikleri gibi pembe gözlüklerle bakıp yok saymak istiyorlar belki. Bu
konuyla ilgili Duygu isminde edebiyat öğrencisi bir ziyaretçi serginin
fazlasıyla cesur olduğunu kanlı pedin tv ile masturbasyon yapan kadının sadece
kendisini değil önündeki yabancı katılımcıları da rahatsız ettiğini söyledi.
Bir diğer ilginç rahatsızlık ise Haber7 sitesinde
Hacer Aydın’a ait, kendisi serginin vesayetçi ve islam düşmanı olduğunu
söylemiş. Hale Tenger’in “S.kimden aşşa Kasımpaşa Ekolü” ve Nilbar Güreş’in
“Soyunma” performansını anti-islamik bulmuş ve küratörün kendisini kandırdığını
iddaa etmiş. Kadına karşı, kadına baskı, zorlama, kısıtlama uygulayan her şeye
karşı olan bir sergide tabii ki erkeği ön planda tutup kadını yok sayan
ataerkil düzen ve din sorgulanacak. Fikirleri yüzünden öldürülen bir hemcinsinden
– Bahriye Üçok’tan- yola çıkılarak hazırlanan bir eser bir kadını rahatsız
etmemeli diye düşünüyorsunuz ama sanat işte göreceli bir kavram ve insanların
her biri her eseri kendine göre yorumluyor.
Böylesine yoruma açık bir ülkede biz daha çok N.Ç
davaları görür, daha çok “kadın” sergileri açarız. Sergilerin devamının
gelmesini bekleyen hemcinslerime müjdeler olsun!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder