10 Haziran 2012 Pazar

eskilerden bir yazı daha...

Contemporary Istanbul; her ne kadar biz onu bir sergi gibi gezsek de, bir sergi değil sanat fuarıdır. Site verilerine göre bu yıl kendisini altmış iki bin kişinin ziyaret ettiği bu fuara pek çok farklı kesimden katılım oldu. Bunu sadece gösteriş amaçlı kullanıp salonuna bir tablo almak için “sanatsal bir şıklık içinde” süslenip püslenip gelenler de oldu sanat eserlerini yakından görüp incelemek için gelenler de... Yalnız ikinci grup için maalesef fuarın düşünemediği bir durum söz konusuydu: birinci gün sergilenen bir eser bir ziyaretçi tarafından satın alınırsa o gün o kişiye teslim edildi ve yerine yeni bir eser kondu. Bu durumda fuarın hangi gününe giderseniz gidin mutlaka kaçırmış olduğunuz bir eser oluyor; ya sizden öncekini ya da sonrakini kaçırıyorsunuz! Belki bu fuarın sizi oraya her gün çekmek için bilinçlice kurduğu bir tuzaktır belki de gerçeten yaptıkları yanlışın farkında değillerdir ama bir an önce farkedip düzeltmeleri kendi yararlarına.
Fuarla ilgili katılan yerli ve yabancı galerilerle yaptığım görüşmelerde yerli galericelerin fuardan memnun yabancıların ise memnuniyetsiz olduğunu gördüm. Türk galeristler fuarın her geçen sene daha iyiye gittiğini düşünüyor. Galeri Artist’ten Nusret Polat uluslar arası iyi galerilerin gelmemesinden şikayetçi ve gerçekleşmesi için on yıl daha beklememiz gerektiğine inanıyor. Öte yandan Londra’dan Rose Issa – diğer uluslararsı katılımcılar gibi- yüksek vergilerden şikayetçi ve pek çok katılımcının ilk katılımından sonra bir daha katılmayacağına inanıyor, kendisinin de bir daha ki sefere bir katılımcı olmaktansa bir bienal ya da sanat fuarı izleyicisi olarak gelmeyi tercih edeceğini söylüyor.
Türk katılımcılarının rahatsız olmadığı fakat uluslar arası katılımcıların sıkıntısını çektiği bir diğer durumda fuarın bu sene iki farklı alanda yapılması. Çoğu izleyici Lütfi Kırdar’a alışıktı ve bir çoğu IKM’yi ziyaret etmeden oradan ayrıldı. Türk katılımcıların bundan çok fazla zarar görmemesinin sebebi IKM’de çoğunlukla uluslararası katılımcıların bulunması. Uluslar arası katılımcıların gözlemlediği bir diğer nokta ise Türk koleksiyonerlerinin sadece Türk sanatıyla ilgilenmesi! Bunun Türk milliyeçiliği, çağdaş sanata hala tam anlamıyla alışamamış olmamız ya da en basitinden yeterince İngilizce bilmeyip diyalog kuramamız gibi oldukça basit ya da akıl almadık derecede karışık sebepleri olabilir fakat sebep ne olursa olsun bu davranışın ufkumuzu genişletmekten oldukça uzak ve çağ dışı olduğu kesin.
Son olarak, Galeri İlayda’dan Şenay Hanım görüşlerinin arasında medya tanıtımının iyi yapıldığını belirtmiştir. Hollanda’dan Manuela Hobler ise Türk basınının fotoğrafları kullanırken galeri ya da sanatçı ismini kullanmamasından şikayetçi.
Sonuç olarak; artılarıyla eksikleriyle Contemporary İstanbul her geçen yıl ileriye giden – ya da gitmesi gereken bir sanat fuarı.Halk altmış ikibin kişilik ziyartiyle üzerine düşeni yapmış. Yerli ve yabancı tüm katılımcılar ziyaretçiler bilinçli sanat izleyicileri ve tüketicileri olduğu görüşünde. Yeni Ufuklar  - Körfez Bölgesi temsilcilerinden Jareh Das ( Gallery Etemad) kendilerine olan ilgiden oldukça memnun olduğunu söylüyor.Organizasyonun ilerlemesinde en büyük görev devlete düşüyor. Hobler belki sadece fuar için sanat eserlerini vergisiz getirmemize izin verilir böylece daha adil bir fuar olur diyor. Neden olmasın? Türk misafirperverliğini gösteren bizler, bir kıtada Avrupa’nın bir kıtada dünyanın en büyük adalet sarayını açtığımız şu günlerde Türk adaletini de göstermeyelim mi?

Hafriyat - Murat Akagündüz

Hafriyat Karaköy, 01 Mayıs 2007 saat 19.00’da, Hafriyat sanatçılarının 16. grup sergisiyle açıldı. Murat Akagündüz, Banu Birecikligil, Charlie, Antonio Cosentino, Fulya Çetin, Nazım Dikbaş, Extramücadele, İnci Furni, Tan Cemal Genç, Hakan Gürsoytrak, Ceren Oykut, İrfan Önürmen, Eyüp Öz, Mustafa Pancar, Neriman Polat ve Nalan Yırtmaç’ın yeni çalışmalarından oluşan sergi, “çeşitli sanatlar alemi”nin dünyaya gelişi için bir kutlama, kentli olmayı ve kente bakmayı sanatının merkezine alan Hafriyat’ın, taşındığı bu yeni semtle ilk selamlaşmasıydı. 


Hafriyat, Karaköy’de çeşitli sanatlar için bir kültür mekânı açmıştı. Necatibey Caddesi No:79 adresinde bulunan Hafriyat Karaköy, sanatçıların bir araya geldiği, sanatsal ve kültürel deneyimlerin paylaşılmasıyla yeni projelerin üretildiği, uygulandığı, bağımsız bir çeşitli sanatlar alemi. Hafriyat Karaköy’de, Hafriyat sanatçılarının yanı sıra, genç sanatçılar ve gruplarla, yurt dışından misafir edilen sanatçılar ve gruplar çeşitli etkinlikler düzenledi.


Bugün artık var olmayan bu inisiyatif ile ilgili görüşmek için yeni mekanı Galeri Mana yakınlarındaki Karaköy Karabatak'ta Murat Akagündüz ile buluştuk.


Artık var olmayan bir oluşum olduğu için Hafriyat hakkında pek konuşmak istemeyen Murat Akagündüz'le şimdileri ve o zamanları konuştuk.


Murat Akagündüz kimdir?


1970 yılında İzmit/Gölcük’te doğdu. MSÜ Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümünden mezun oldu. Uygulama olarak, litografi ve fresk üzerine çalışmalar yaptı. 1995 yılında temelleri atılan “Hafriyat”adlı sanat gurubunun oluşumunda yer aldı ve gurubun tüm projelerinde aktif olarak bulundu. “Yaşam ve Sanat” arasındaki alanın üzerinde duran gurup, “yeni yaşam alanları oluşturmak” gibi bir deney sahası yarattı kendine. İstanbul dışında Diyarbakır, Eskişehir, Kayseri, Ankara’nın yanı sıra, yurt dışında Berlin, Münih ve Viyana’da çeşitli sergilere katıldı, yer aldı. Hafriyat gurubuyla katıldığı sergilerden bazılarını örneklemek gerekirse; 1997 “hafriyat 2”başlıklı, Atatürk Kültür Merkezi sergilerini. 1999 yılında “Süper Hafriyat” adlı sergilerini, El Hamra Sanat Galerisinde. 2000 yılında “Öz Hafriyat”adlı sergilerini, Eskişehir Anadolu Üniversitesin de. “Hayin Geceler” isimli sergiyi 2002 yılında Beyoğlun’da, sanat mekanı olmayan bir “depo”da gerçekleştirdiler. 2004 yılında “Yalan Dünya” isimli sergilerini Münih Rathaus Galeri’nin davetiyle, Münih’te. 2005 “Proje: İmalat hatası” sergilerini 9.İstanbul Bianeli kapsamında, Antrepo 5. kısımda, İstanbul’da. Yine 2006 “Lokal Cennet – Çağdaş Nakliyat” başlıklı sergilerini, Anadolu Kültürün katkılarıyla Diyarbakır Sanat Merkezi, Diyarbakır’da gerçekleştirdiler. “Hafriyat” gurubuyla hayata geçirdiği “Hafriyat Karaköy-Çeşitli Sanatlar Alemi” adlı bağımsız sanat mekanı ve inisiyatifinin açılış sergileri olan “1 Mayıs” sergisini ve yine onu izleyen yıllarda, Türkiy’nin politik ve sosyal gündemine refleks veren projeleri; “Seçim Afişleri”, “Allah Korkusu” ve “450 Milyon Yıllık Arkadaşlık “ adlı sergilerini. Ve en son “Görünmezlik Taktikleri” başlıklı, ilki Viyana’da TBA_21’de açılan, sonrasında Berlin Tanas ve ardından Koç Sanat Vakfına ait İstanbul Arter’de sergilenecek katılımlarını gösterebiliriz. 1996 yılından bu yana dağvet aldığı yurt içi ve yurt dışındaki sergilerden seçilmiş bazılarıysa: 1999.”Ayşe ve Ercüment Kamlık Vakfı” ödülleri sergisi. “60 yıl 60Sanatçı”başlıklı, İstanbulSanat Fuarın’da ,”Eczacı Başı Kültür Sanat Vakfı”nın davetlisi olduğu sergi. 2003 yılında İstanbul’un ilk modern saatlar müzesi olan “İstanbul Modern” de, “Gözlem, Yorum, Çeşitlilik”adındaki “Çağdaş Türk” sanatı seçkisi. Kuratörlüğünü Levent Çalıkoğlu’nun yaptığı 2005”Sınır Deneyimleri” Aksanat İstanbul sergisini. 2007 yılında, Türkiye’nin diğer modern sanatlar müzesi girişimi olan, “Santral İstanbul Modern Sanatlar Müzesi”nin davetiyle, “Modern ve Ötesi”başlıklı sergi. Frankfurt 2008’de “Ernest Barlach Museumsgesellschah Hamburk” adına, kureatör Heike Stokhaus’un Frankfurt ve Hamburk’da düzenlediği “Made in Turkey” sergileri. 2009 yılında, İstanbul Modern Sanatlar Müzesin de, “Yeni Yapıtlar Yeni Ufuklar” sergilerini. Yine 2009 yılında Seul Modern Sanatlar Müzesinin davetiyle, İstanbul Modern koleksiyonundan Levent Çalıkoğlu küreatörlüğünde bir seçkiyle Seul sergilerini gösterebiliriz. 1995-2008 farklı sanatçı guruplarıyla ve kişisel, sergi çalışmaları arasında: 1995 te “Ekol” sanat galerisi, İstanbul. 2003 yılında, İş Bankası Sanat Galerisi davetiyle, “Hayali Seyir”adındaki sergisini “ütopyalar, mimari ve tatil” fikri üzerine gerçekleştirdi. “Kayıp Hayaller” başlıklı sergisinde “merkez ve merkezdışı” kavramlarını, metropol İstanbul mimarisi üzerinden, 2004 yılında gerçekleştirdi. Ardından Türkiye’nin başkenti Ankara’nın temsiliyeti çerçevesinde, “anıt mimari ve anıt heykeller” üzerine resimlerini, “Ankara” başlıklı bir sergiyle, Ankara ”Galeri Nev”de 2007 de oluşturdu. Dört sanatcı arkadaşıyla “Eşyanın Tabiatı” adlı sergiyi,” Karşı Sanat Çalışmaları” galerisinde, İstanbul da gerçekleştirdi.2009 yılında “OKK” sanat galerisinde “Arada” başlıklı sergisini, kamusal alanlar ve sosyolojisi üzerine kurguladığı işleriyle, Berlin’de gerçekleştirdi.



Hafriyat
Hafriyat on yıldır beraber sergiler açan bir grup sanatçının oluşturduğu ortak bir zemin ve düşünce alanıdır. Galerici, sanatçı, koleksiyoncu ve izleyiciden oluşan katı, steril, tutucu, ticari ve akademik sanat ortamının kapalı çeperinden sıyrılma çabasıdır. Hafriyat, gündelik yaşamda her gün görmekten önemsizleştiği ya da hakikaten ötekileştirildiği için kenara atılmış olana baktı ve onunla empati kurdu. Bunu da sokağa ve alt kültüre bakmak olarak tarif etti. Kente bakış ya da kentli olmak tanımı ile imgenin çevreselliği kavramlarını geliştirdi; bilim adamı olmasa da başından beri Hafriyat’ın her zaman sosyolojik bir duyarlılığı oldu.
İstanbul’da yaşayan sanatçılardan oluşan grup, Türkiye’deki ve haliyle İstanbul’daki modernleşme projesinin trajik ve ironik tezahürleriyle ilgilenmektedir. Bir yandan Batı merkezli evrensel kültürle kesişen, bir yandan da kendi kimlik sorunlarına odaklanan bir yerellik önerisinin olabilirliği üzerinedir.
Hafriyat kimsenin diğeri üzerine iktidar kurmadığı, sözlerin açık açık söylendiği ve tartışıldığı bir ortam oldu ve kenarda köşede kalmış sözlerini içine atmış, işlerini atölyelerin köşesinde üst üste yığılmış öbekler olmaktan çıkarıp, Hafriyat içinde sergilenebildiği, sansürün olmadığı, sözün niteliğinin öncelikli tema olarak konuşulduğu atmosferi sınırlı olanakları ile oluşturdu.
Hafriyat bugüne kadar biri yurtdışında olmak üzere toplam 15 grup sergisi gerçekleştirdi, bu sergilere eşlik eden metinler kaleme aldı, sergilerini ve genel anlamda bağımsız sanatçı girişimi olarak deneyimlerini konu alan söyleşi ve panellere katıldı, bir yıl boyunca Birgün Gazetesinde çizerlik yaptı ve 2 kitap yayımladı.

Hafriyat-Karaköy
Hafriyat, 2007 yılında uzun zamandan beri istediği ve üzerinde durduğu bir projeyi gerçekleştirdi ve kendi mekanını açtı. 1 Mayıs 2007’de bir Hafriyat sergisiyle açılan 11 yılın sultanı Hafriyat Karaköy, bağımsız bir sanat mekanı, bir ‘çeşitli sanatlar alemi’ olarak yeni bir ifade ve uygulama alanı oldu. Açıldığı tarihten bu yana Hafriyat Karaköy, 7 sergi projesinde değişik kuşak, eğilim ve deneyimlere sahip 160 kadar sanatçı, yazar ve çizerin kendini ifade ettiği bir düzlem oldu.
Hafriyat Karaköy’ün amacı, Hafriyat’ın veya üyelerinin sergilerini açmaktan çok, kurumsal (ve resmi ) sergileme mekanlarında yer bulma ihtimali neredeyse olmayan, bu mekanları istemeyen veya bir sergi salonunda yaptıklarını sergileyebileceğini bile bilmeyen sanatçılara ve gruplara bu imkanı tanımak. Hafriyat Karaköy’de bugüne kadar açılan sergiler ve İstanbulmap gibi projeler etrafında gerçekleştirilen toplantılar; mekanın farklı kesimlerden ve ülkenin ve dünyanın farklı yerlerinden sanatçılar, sosyal bilimciler, inisiyatifler, sivil toplum örgütlenmeleri ve çeşitli yaş grupları ve çevrelerden bir izleyici topluluğunun buluşma ve görüşme yeri olduğunu ve bu hareketliliğin doğurganlığının genişleyerek devam edeceğini gösteriyor.
Hafriyat Karaköy gibi bir mekanı yönetmek beraberinde belli masrafları getiriyor. Önceki dönemde maddi olarak daha serbest olan Hafriyat, Hafriyat Karaköy’ün açılmasıyla beraber maddi destekçilere ihtiyaç duydu. Grubun üyelerinin aylık verdiği aidatın yanı sıra, Hafriyat’ı takip eden ve katkıda bulunmak isteyen çeşitli destekçilerin (eczane, restoran, gece klubü, prodüksiyon şirketi gibi alternatif destekçilerden söz ediyoruz) katkılarıyla Hafriyat Karaköy bağımsızlığını sürdürüyor. 






3 yılda 30 sergi ve 5-6 workshop açan inisiyatif tüm bunları kendi imkanlarıyla yaptı. 3 yılın sonunda finansal nedenler yüzünden kapanmak zorunda kaldı. Hafriyat'ın çok fazla yakalarına yapıştığını belirten Akagündüz artık kişisel olarak bir şey üretemedikleri için ara vermeyi tercih ettiklerini söyledi.




Ülkemizin açısından önemli bir sanat gelişimi olan Hafriyat Sanatçı İnisiyatifle ilgili daha fazla bilgi isterseniz Tuçe Silahtarlıoğlu'nun "Sanatta Sivil Toplum ve Hafriyat Sanatçı İnisiyatifi" adlı yüksek lisans tezine aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz. 


Tuçe Silahtarlıoğlu Sanatta Sivil Toplum ve Hafriyat Sanatçı İnisiyatifi






Mürüvvet Türkyılmaz


“İştiyak ile iştirak”: Asena Günal’ın Mürüvvet Türkyılmaz ile Söyleşisi


Açık Masa
Açık tavırla kendini ortaya koyar.
                 Paylaşmayı
                 Sürekli ertelenen bir araya gelme
düşüncelerine
                                  heyecanlarına yer açmayı
                                  ve
                                  en önemlisi
                                  sırça köşklerden çıkarak
                                  çekinmeden,
                                  utanmadan,
                                  samimi
                                  konuşmayı önermektedir
Bir yerde
Bir zamanda açılan
                                  kapanan
                                  ve
                                  başka yerlere başka
               zamanlara taşınan bir masayla
               kendi yolunu açar
               çizer.
Manifesto / Mürüvvet Türkyılmaz
Açık Masa, sanatçı Mürüvvet Türkyılmaz tarafından 2000 yılında oluşturulan bir tartışma ve paylaşım zemini. Bir süredir faaliyetine ara veren, ancak sosyal medya olanaklarının da kazandırdığı ivmeyle 2010 sonu itibari ile tekrar aktif hale gelen oluşumun program adı “İştirak”. Sanat ile ilgili üreten; sanatçı, kolektif, küratör, araştırmacı, eğitmen, yazar ve eleştirmenlerin davet edildiği etkinlik, isminden de anlaşdığı gibi, izleyici ile sanatsal alanın üreticileri arasında hiyerarşik olmayan bir iletişim ortamı yaratmayı amaçlıyor; bu anlamda, izleyicinin soru sormaktan çekinmediği bir atmosferi korumayıiçtenlikle deniyor.
Açık Masa toplantıları sırasında gerçekleşen “Yan Masa” ise, Mürüvvet Türkyılmaz’ın her etkinliğe, farklı içerikte belgeler, dokümanlar ve performanslarla müdahalelerde bulunduğu, izleyicinin de katılımına açık bir eklenti alanı. Açık Masa İştirak’in  son dönemde gerçekleştirdiği etkinlikler arasında Pelin Tan ve Yaşar Adanalı ile “Kentin sosyal dinamikleri ve sanat üretimi ile ilişkileri”“Erinç Seymen ile ” Militarizm,Vicdani Ret ve Savaş Ekonomisi”,  Elmas Deniz ile “Rahatsız Kişi”, Selim Birsel ile “Soytarı, Flaneur, Bahçıvan ve Aşçı”, A77 Kolektifi ile “Yokoluş Süreci ve Kayıtları”,  Dilek Winchester ile “Adres yok, ihtimal var! Kayıtdışı ekonominin gölgesinde bir parazit: Kayısı Kent A4″ yer alıyor. Açık Masa İştirak, Elmas Deniz işbirliğiyle Tütün Deposu’nda gerçekleşiyor.
Aşağıda, Asena Günal’ın Açık Masa İştirak programı ile ilgili Mürüvvet Türkyılmaz ile gerçekleştirdiği söyleşiyi yayımlıyoruz.
Açık Masa’ya iştirakiniz dileğiyle…
Asena: Son Açık Masa’dan başlayalım istersen. Selim Birsel, konukları, Ali Akay, Can Altay ve Adnan Yıldız’la, ilişkisel estetiğe ve sanal sanata uzanan meseleleri tartıştı, son zamanlarda ürettiği işleri gösterdi. Bu tür bir tartışma ve paylaşımın, aslında tam da Açık Masa’da niyet edilen şeye denk düştüğünü hissettim ve belki bu son Açık Masa, Açık Masa’ların niyetini anlatmak için iyi bir başlangıç olur diye düşündüm.
Mürüvvet: Haklısın. Selim Birsel’in konuklarıyla tartışmaya açtığı konular, işlerini paylaşma yöntemi, Açık Masa’nın ruhunu kucaklıyordu. Gelenleri, özellikle bu konuşma için davet ettiğim sanatçı, Barış Doğrusöz’ün videosu karşıladı. Yan Masa’da Açık Büfe vardı. Sanatçının seçmiş olduğu müzikler dinlendi, şarap ve hellim paylaşıldı. Bunu, benim Açık Masa manifestosunu, her sanatçı için farklı hallerde yorumladığım bir performans izledi. Sonra, sözü sanatçı ve davetliler aldı. Konukların, birbiri ile uyumunun, konuşma, tartışma enerjisini yüksek tuttuğuna inanıyorum. Can Altay’ın ve Adnan Yıldız’ın iş okumaları, tespitleri çok önemliydi. Ali Akay, sanatçı, direnişi kuvvetli olduğu sürece, ya da o beden ya da zihin cimnastiği, formu yerinde olduğu sürece, nerede olursa olsun, bu küresel sanat sistemi içerisinde mutlaka kendini var edebilecektir diye bir yorumda bulundu. Selim Birsel’in bazı son işlerini yansıtma yerine, işlerin kendilerini, mekânda gösterime sunması, gelenleri karşılıklı etkileşime davet etti. Hem önceden çalışılmış hem kendi akışına bırakılmış bir sohbet havasında geçen, doyurucu bir buluşma oldu. Açık Masa’nın en önemli niyetlerinden biri tartışma ve paylaşım alanı açması ve bu konuşmaların belgelenmesi, bir arşiv oluşturması. Bu zeminde, sanatçının küresel sanat sistemi içindeki rolü, farklı disiplinler ile işbirliği, sanatın kaynakları ve sanat sisteminin yaşama etkisi artık nedir, onu sorgulamak öncelikli geliyor. Küçük gruplar halinde ve aynı meseleler etrafında konuşan, dertleşen insanlara alan açmayı istiyor.
Ben de onu soracaktım, sanatçıların bir araya geldiği farklı zeminler var mı? Bir yandan üretim artıyor, Türkiye güncel sanatı eskisinden daha çok takip ediliyor, eserler uluslararası piyasalarda satılıyor. Ama bir yandan da, bir araya gelinip tartışılan zeminler sanki çok artmıyor. Bu kurumsallaşma, ticarileşme dalgasının ortasında, Açık Masa, benim açımdan, bir tartışma platformu ihtiyacına denk geliyor.
 Sergi açtıkça, sergileri dolaştıkça benim için bu boşluk daha da büyüyor. Özgürleşiyor muyum, esir mi alınıyorum, otomatiğe mi bağlanıyorum? Sergiler sanki ofiste başlıyor, ofiste bitiyor. Sanatçıların, bir araya geldiği, süreci paylaştıkları amatör ruhlu zeminler yok gibi. Çantalarla, portfolyolarla dolaşılıyor, her şey çok dakik, olabiliyorsa oluyor, yoksa üstü çiziliyor.
 Sergiler işlerin bir araya geldiği alanlar gibi oluyor.
 İşlerin birlikteliği önemli ama sergi mekânının dönüştürülmesi, sanatçıların da bir araya gelebilmeleri önemli. Bienallerde bu mümkün olmayabilir ama en azından, internet üzerinden bu yaratılabilir.
Belki küratörlerin işine gelmiyordur!
Belki. Bir sonraki Açık Masa’da Öykü Özsoy, küratörlük pratiğini, deneyimlerini paylaşacak. Yan Masa’sı için Açık Devre’yi uygun buldum. Sergi mekânlarını, açık ve kapalı elektrik devre sistemine benzetiyorum. İyi bir sergide o akım dönüyor ve izleyicisini kucaklıyor, ama kapalı devrede aynısı olmuyor. Küratöre düşen rol nedir? Sanatçılar, artık küratör olmadan bir araya gelemiyor. Bir inisiyatifle bir sergi oluşamıyor, oluşsa bile, küratör gibi davranma eğilimi oluyor.
Açık Masa’yı kendi sanatsal pratiğinle bağını kurarak kısaca anlatmanı istesem.
 Bir kaç hali içeriyor. 2000 yılında Ankara’dan İstanbul’a taşındım, Dada tavrı üzerine yazdığım tezimi sorguluyordum. Bir araya gelip konuşacak bir ortam arıyordum. Böylelikle, 2001 yılında, Apartman Projesi’nde , Selda Asal ile,”Düş Satın Alma Dükkânı” sanatçılarını davet ederek, sanatçı konuşmaları hazırlayalım dedik. Adını Açık Masa koydum.
 Sanatçı konuşması olarak başladı yani?
Sanatçının konukları yine vardı. İlk olarak Hale Tenger’le başladık. Tenger, Platform Garanti’de işleriyle ilgili bir sunuş yaptı. Sonra, Apartman Projesi’nde bir masa etrafında sıcak bir sohbet oldu. Bu biraraya gelmelerle başlayan ve belki içinden başka bir enerjinin doğduğu bir yapı olacaktı, fakat çok kesintiye uğradı. Dokuz Eylül Üniversitesi’ne gittik, güzel sanatlar öğrencileriyle periferi-merkez tartışması yaptık, Gümüş bilardo salonunda, bilardo masası çevresinde düşüncelerimizi tokuşturduk.
Platform Garanti’de bir program niyetiyle başlaması daha sonra mı oldu?
 Evet. Bir uyku döneminden sonra “Açık Masa uyanıyor” metniyle. Vasıf Kortun’a “Açık Masa’yı yeniden yapmak istiyorum” dedim. Çok olumlu yaklaştı ve “Açık Kütüphane projesi olacak burada, ona eklemleriz” dedi. Açık Kütüphane için, duvar boyunca bir kitaplık ve karşı duvarında basamaklı, giderek yükselen oturma, okuma düzeneği yerleştirilmişti. Ben bu düzeni bozmak istemedim, arasına sızarak sadece bir ahşap yüzey, altına da eşek dediğimiz o üçgen destekleri koydum, masa oldu. Her sanatçıya göre bir örtü örtüyordum.

9 Haziran 2012 Cumartesi

Pasajist : ufacık tefecik içi dolu turşucuk!

22 Ekim 2010’da “kendi ismini bulma toplantısı”yla kapılarını açan bir sanat mekanı Pasajist. İstanbul Beyoğlu'nda Halep Pasajı'nın içinde 27 metrekareden oluşan kare şeklinde bir odacık. Yine aynı pasaj içerisinde bulunan Cafe Crepen'de oturduk ve mekan kurucuları Suna Tüfekçibaşı, Elif Bursalı ve Zeynep Okay ile Pasajist'i konuştuk. ( Seçil Yaylalı yurt dışında olduğu için bize katılamadı.)






Suna Tüfekçibaşı'nın Beyoğlu'na yakın, atölye olabilecek bir mekan arayışıyla başlamış her şey. Pasajın içinde bulduğu bu mekanı diğer sanatçılarla paylaşmaya karar vermesiyle de alternatif bir galeriye dönüşmüş.


Kendimizi bir sanatçı inisiyatifi olarak görüyoruz. Seçil ve ben sanatçıyız, Elif ile Zeynep sanat yönetimi öğrencileri. Dördümüz bir aradayken, herkes ne istiyorsa, ne düşünüyorsa onu söylüyor. Aramızda öyle tanımlı bir işbölümü, alt-üst, kıdemli-kıdemsiz ilişkisi yok. 25-55 yaşları arasında dört kadın baş başa PASAJist’i yürütmeye başladık, hâlâ da çabalıyoruz. 


Bizim çektiğimiz zorlukları başkaları da çekmesin ve öyle bir ortam yaratalım ki isteyen, deneysel, uçuk kaçık, kimsenin destek olmayacağı tasarılarını uygulayabilsin. “Satar mı satmaz mı?” diye tasalanmasın. Kimsenin etkisi altında kalmasın. Kısacası, sanatçıların tamamıyla bağımsız olabileceği bir mekan olsun diye hayal ettik.


 Sanatçıları bazen davet ediyoruz bazen de kendileri başvuruyorlar. Sanatçı geliyor, bütün masraflarını kendisi yükleniyor ve tasarısını istediği gibi gerçekleştiriyor. Zaten anahtarı da ona veriyoruz. Kendi işinin başında kendisi duruyor. Biz de PASAJist grubu olarak, mekânın yürümesi için gerekenleri yapıyoruz, duyuruyla uğraşıyoruz, sergilerin kurulmasına, gerekli malzemelerin bulunmasına vb. destek oluyoruz.


Sanatçıları seçmek istemiyoruz ama öyle bir nokta geliyor ki ister istemez birilerine hayır demek gerekiyor. Bunda da önerileri yargılamak yerine, mekânın kısıtlarını kriter alıyoruz. Bize gelen basvuruların ve e-postaların hepsine cevap veriyoruz. Çünkü özellikle İstanbul’daki sanatçıların sık sık cevapsız kalan mektuplarıyla ilgili tepkilerinin çok haklı olduğuna inanıyoruz.


Etkinliklerin birkaç günlük, en uzun da üç haftalık olmasını istiyoruz. Sürekli bir sirkülasyon sayesinde daha cok sanatçı pasajdan yararlanabilsin diye düşünüyoruz. İzleyicimiz çok az. Ama az da olsa ilgili; sanatçılarla uzun uzun tartışıp, söyleşiyorlar.


Bu işe ilk giriştiklerinde olur mu, tutar mı, yapabilir miyiz soruları yüzünden mekana yatırım yapmamışlar. Dört kadın çivisinden tornavidasına mekanın her şeyiyle ilgilenmişler. Komşuluk ilişkilerini güçlendirmişler. Onları da mekanın ve sergilerin bir parçası haline getirmişler. Destekçileri ve gönüllüleri var, sergilerde, blogun oluşturulmasında yardımcı olan dostları. Maalesef hiç bir Türk öğrenci gelip gönüllü olmak istememiş.


Pasajist kurucuları kendilerine roller biçmiyor, geri planda kalıyorlar. Sanatçıları ön planda tutmak için fazla konuşmak istemiyorlar. Ben de mekanı ön planda tutabilmek için daha fazla yazmıyorum. Mekanın kapısının herkese açık olduğunu hatırlatarak daha önceki sergilerin fotoğraflarıyla sizi baş başa bırakıyorum. Yolunuz İstiklal'e düştüğünde Pasajist'e mutlaka uğrayın!


Sınır, Demet Yalçınkaya








Bitmeyen Yolculuk, Joma







Psikedelik Kadınlar, Amina Zoubir






Takas, Rum 46






Çorbada tuzum olsun, Pasajist





bekleyiş ( ya da what are you waiting for? )


başımın üstünde yerin var!


sandıktan çıktı.. hayal ve hakikat için yazdığım eski bir yazı..


“Hayal ve Hakikat, Türkiye’nin toplumsal ve kültürel tarihini kadın sanatçıların çalışmaları üzerinden gündeme getirmeyi amaçlayan bir sergi. Kadın sanatçıların Türkiye’nin  sosyo-kültürel dinamikleriyle olan hesaplaşmalarını ve özellikle çağdaş sanattaki öncü ve eleştirel pozisyonlarını görünür kılmayı hedefliyor.” Bu sözler sergi baş küratörü Levent Çalıkoğlu’nun Hayal ve Hakikat kitabındaki “Hayal ve Hakikat Türkiye’den Modern ve Çeğdaş Kadın Sanatçılar” yazısından. 74 “kadın” sanatçının katılımıyla İstanbul Modern açılmış olan sergi ismini bir kadın ve bir erkeğin birlikte yazdığı fakat kadının adına yer verilmediği bir eserden alıyor. Adını aldığı eserin aksine kendisi erkek sanatçıya yer vermiyor – belki böylelikle eserin kadın sanatçısı Fatma Aliye’nin intikamını alıyorlardır yıllar sonra da olsa! Bir kadın olarak kadın olmanın zorluklarını her an hissetsem de sanatçıyı – ya da herhangi başka bir insanı!- kadın ya da erkek olarak ayırmak hiçbir şekilde doğru gelmiyor. Özellikle böyle bir ayrım yaptıklarında erkeklere ateş püsküren kadınların “pozitif ayrımcılık” adıyla aynı gettolaştırmayı kendilerinin yapmalarının hiçbir tutarlı yanı yok. Bu bakımdan sergi maalesef eşit bir sergi değil – ayrımcı bir sergi.
Bu durumun basında ses getirip dikkat çekebileceğine böylelikle yeni fırsatlar ve sanatçılar için artılar getirebileceğine inananlar var. Oysa ki yine aynı kitapta Ahu Antmen “Çağdaş Sanat Öncülerinin Kimlikleri Neden Pembe?” adlı yazısında bu tür sanatın, çoğu zaman “kadın” başlığı altında sergilendiğini fakat “kadın sorunu” ilgi çekici bir konu olmaktan çıktığında güncelliğini yitirdiğini yazmış ve eklemiştir ; “Batı’da 1960’lı ve 70’li yıllarda üretilen pek çok “kadın”işinin, toplumsal bağlamda çok önemli bir ideolojik işlevi yerine getirmesine karşın sanatsal olarak önemini yitirmiş olmasının nedeni budur.”
Buna karşılık sergi ziyaretçileriyle yaptığım kısa sohbetlerde bir çoğunun sergideki eserlerin sanatsal yönünün kadınsal yönünden ağır bastığına inandığını gözlemledim. Sorduğum kişilerin tamamının kadın olduğunu göz önünde bulundurursak – nedense gittiğim gün sergide görevlilerden başka erkek yoktu - buna pek de objektif bir yorum diyemeyiz elbette. Sergi ile ilgili yaptığım araştırmalarda da gördüm ki kadın ziyaretçi sayısı oldukça fazla. Hemen hepsi de sergiyi çok beğendikleri, bu tarz sergilerin çoğalmasını dilediklerini söylediler. Bu belki bir çeşit ego tatmini – hemcinslerinin yaptıkları eserlerle gurur duyup kendini avutan Türk kadını! Hemcinslerinden yola çıkarak “istersem ben de yaparım” a bürünülmesi an meselesi!
Çok küçük bir ayrıntı var sanırım gözden kaçırdıkları; katılan sanatçıların pek çoğu ya yurtdışında doğmuş büyümüş ya da burda ilk eğitimlerini aldıktan sonra yurtdışına gitmiş ve şuan orada yaşıyor. Ülkemin hala bu denli cesur bir sanat anlayışına hazır olmadığını fark edemiyor ya da kimlikleri gibi pembe gözlüklerle bakıp yok saymak istiyorlar belki. Bu konuyla ilgili Duygu isminde edebiyat öğrencisi bir ziyaretçi serginin fazlasıyla cesur olduğunu kanlı pedin tv ile masturbasyon yapan kadının sadece kendisini değil önündeki yabancı katılımcıları da rahatsız ettiğini söyledi.
Bir diğer ilginç rahatsızlık ise Haber7 sitesinde Hacer Aydın’a ait, kendisi serginin vesayetçi ve islam düşmanı olduğunu söylemiş. Hale Tenger’in “S.kimden aşşa Kasımpaşa Ekolü” ve Nilbar Güreş’in “Soyunma” performansını anti-islamik bulmuş ve küratörün kendisini kandırdığını iddaa etmiş. Kadına karşı, kadına baskı, zorlama, kısıtlama uygulayan her şeye karşı olan bir sergide tabii ki erkeği ön planda tutup kadını yok sayan ataerkil düzen ve din sorgulanacak. Fikirleri yüzünden öldürülen bir hemcinsinden – Bahriye Üçok’tan- yola çıkılarak hazırlanan bir eser bir kadını rahatsız etmemeli diye düşünüyorsunuz ama sanat işte göreceli bir kavram ve insanların her biri her eseri kendine göre yorumluyor.
Böylesine yoruma açık bir ülkede biz daha çok N.Ç davaları görür, daha çok “kadın” sergileri açarız. Sergilerin devamının gelmesini bekleyen hemcinslerime müjdeler olsun!